Yazı İçi Başlık Üstü Reklam Alanı

Su

Yazı İçi Başlık Altı Reklam Alanı
Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Erbaş, Diyanet Aylık Dergi'nin Mart 2021 sayısında kalame aldığı "Su" başlıklı makalesinde, "İnsanlık, yeryüzünün hayat kaynağı olan su ile ilişkisini yeniden gözden geçirmeye mecburdur." dedi.
 Su
Yazı İçi Makale Üstü Reklam Alanı

Prof. Dr. Ali Erbaş
Diyanet İşleri Başkanı
Diyanet Aylık Dergi Mart 2021

Kevnî ayetler içerisinde özel bir yeri bulunan; nezafetin, zarafetin, sıhhatin ve bereketin sembolü olan su, Allah’ın yeryüzüne ihsan ettiği büyük bir rahmet ve eşsiz bir nimettir. Yaratılmışlar için varlık ve rızık sebebi, refah ve bereket kaynağı olarak başta insan olmak üzere bütün canlılar için en hayati unsurdur. Yüce Allah, “Canlı olan her şeyi sudan meydana getirdiğimizi görmezler mi?” (Enbiya, 21/30.) uyarısıyla bir yandan kudret-i ilahiye dikkat çekerken diğer yandan da hayatın temel kaynağının su olduğunu beyan etmektedir. Cenab-ı Mevla, “Rabbiniz ki sizin için yeri döşek, göğü bina kılmıştır; gökten su indirmiş, bununla sizin için rızık olarak çeşitli ürünler çıkarmıştır…” (Bakara, 2/22.) beyanıyla, yeryüzünde hayatın devamı için bütün canlıların suya muhtaç olduğuna işaret etmektedir. 

İçerik Sayfası Reklam Alanı
 

Bu anlamda Kur’an-ı Kerim’deki birçok ayette, gökten suyu indiren, insanların ve tüm canlıların ihtiyacını gideren ve ölümünden sonra yeryüzünü tekrar diriltenin Allah olduğu vurgulanarak insanlar, bu konuda tefekküre ve tedebbüre davet edilmektedir. (Bakara, 2/164; Enam, 6/99; Casiye, 45/5.) Çeşitli vesilelerle Allah’ın kudretinin ve yeryüzüne merhametinin bir tecellisi olarak takdim edilen (Hicr, 15/22.) suyun en büyük şükür sebebi olduğuna işaret edilmektedir. Bu anlamda Yüce Allah’ın “Söyleyin bakalım, suyunuz çekiliverse size kim temiz bir akarsu getirir?” (Mülk, 67/30.) uyarısı, son derece dikkat çekicidir. Zira bireysel hayatın olduğu kadar toplumsal gelişimin ve değişimin de en önemli faktörü olan suyun yokluğunda insanların büyük bir çaresizliğe mahkûm olacağı izahtan vareste bir hakikattir. İnsanlık tarihi, bu hakikatin en açık şahididir. Nitekim tarih boyunca bütün medeniyetler daima su kaynaklarına yakın yerlerde kurulmuş; su ile bayındırlık kazanmıştır. Her zaman hayatın merkezinde yer alan suyun azalması, çekilmesi veya kullanılamaz duruma gelmesi ise kıtlığa, yoksulluğa, sosyal çözülmelere ve kitlesel göçlere sebep olmuştur. 

Diğer taraftan su, sağlıklı ve nezih bir hayatın da asli unsurudur. Zira sağlıklı bir hayatın en önemli şartı olan temizliğin yeryüzündeki en ideal aracı sudur. “Sizi temizlemek için Allah gökten su indiriyor.” (Enfal, 8/11.) ayeti ile bu gerçeğe işaret edilmiştir. Haddizatında temiz ve temizleyici olma vasfı ile su, başta namaz ibadeti olmak üzere Yaratıcı’ya kulluğun birçok formunda maddi manevi arınmanın ve ibadete hazırlanmanın en temel vasıtası kılınmıştır. Peygamberimizin “namazın anahtarı” (Tirmizi, Tahâret, 1.) olarak nitelediği abdest ve gusül gibi manevi temizliklerin yanı sıra beden ve çevre temizliğinde de yeri doldurulamaz bir değere sahiptir. Ayrıca İslam’ın son derece önemsediği bir husus olan koruyucu hekimlikte de suyun işlevi ve etkisi büyüktür. Bu anlamda su, temizleyici özelliğiyle hem tedbir hem de tedavi vasıtasıdır. Canlıları birçok hastalıktan koruduğu gibi hastalar için de şifa kaynağıdır. Bunun için İslam bilginleri, tarih boyunca fiziksel, zihinsel veya duygusal birçok olumsuzluğun ve hastalığın tedavisinde suyun teskin edici ve rahatlatıcı özeliğinden istifade etmişlerdir.

Bu yönüyle canlıların varlık ve sıhhat sebebi olan suyun bireysel, toplumsal ve küresel boyuttaki önemi, her geçen gün daha da artmaktadır. Her anlamda hayatın merkezinde yer alan bir nimet olarak su, esasen yeryüzündeki bütün canlıların ortak paydasıdır. Dolayısıyla su ve su kaynaklarıyla ilgili olarak başta insanlar olmak üzere diğer bütün canlıların erişim ve istifade imkânını ortadan kaldıracak bir tasarrufta bulunmak, ne insani ne de ahlaki bir yaklaşımdır. Bu gerçek, aklı ve iradesiyle diğer canlılardan ayrılan insana önemli bir sorumluluk yüklemektedir. Bu itibarla, her şeyden önce suyu, canlılar için bir ihtiyaç olmaktan öte, teslim edilmesi gereken evrensel bir hak olarak görmek gerekmektedir. Zira böyle bir yaklaşım, insanoğlunun suyla alakalı tasarruflarında daha bir hassasiyet ve sorumluluk bilinciyle hareket etmesinin zeminini oluşturacaktır. Aksi hâlde, mahlûkatın ortak paydası olan suyun kullanımında benmerkezci bir anlayışın egemenliği, gezegenimizin geleceğinde telafi edilemez sorunlara sebep olacaktır.

Bu bağlamda suyun varlığını ve kolektif kullanımını, medeniyetin bir göstergesi kabul eden Peygamberimiz, insanların ve canlıların su ihtiyacının giderilmesini “en üstün sadaka” olarak nitelemiştir. Başta su olmak üzere ateş ve otlak gibi hayati öneme sahip doğal imkânların bireysel mülkiyete hapsedilerek tekelleştirilmesine karşı çıkan Peygamberimiz, bunların diğer canlılarla paylaşılmasının bir zorunluluk olduğunu ifade etmiştir. (Ebu Davud, Büyû’ (İcâre), 60.) Bu meyanda göl, dere, ırmak gibi kamusal suların kirletilmesinin Allah’ın lanetine sebep olacağını bildirerek (İbn Mace, Tahâret, 21.) suyun kirletilmesini (Ebu Davud, Tahâret, 14.) ve israf edilmesini (Tirmizi, Tahâret, 43.) yasaklamıştır. Abdest alırken veya guslederken bile suyun ölçülü kullanılmasını istemiştir. Nitekim abdest alırken suyu ölçüsüzce kullanan bir sahabiyi “Bu ne israftır!” diyerek uyarmış ve akmakta olan bir nehirde abdest alınsa bile gereğinden fazla su kullanmanın israf olacağını bildirmiştir. Aslında burada Peygamberimiz, insanın, ilahi bir lütuf olan suyla ilişkisinde gözetmesi gereken zarafet ve nezakete işaret etmiştir. Kendisi de bu alandaki tutum ve davranışlarıyla Müslümanlar için en güzel örnekliği ortaya koymuştur. 

Bu sebeple Müslümanlar, tarih boyunca suya büyük bir hürmet ve değer atfetmişlerdir. Gerek Allah’a kulluğun bir parçası olması, gerekse hayatın su ile kaim olmasından mütevellit, İslam medeniyetinde suyun daima özel bir yeri olmuştur. Kullanılması, korunması, temiz tutulması, ikram edilmesi vb. hususlarda Müslümanların su ile kurdukları ilişki, büyük bir özen, fedakârlık ve ciddiyetle kurumsallaşmaya vardırılmıştır. İnsanlara su ikram etmenin en faziletli amellerden sayılmasına istinaden kurulan su vakıfları, bunun en açık örneğidir. Bu çerçevede inşa edilen çeşmelerden şadırvanlara, sebillerden hamamlara, su yollarından havuzlara kadar sayısız eser, İslam medeniyetinin en dikkat çekici mimari unsurları arasında yerini almıştır. Nitekim bugün, tarihin kısa bir kesitinde olsa bile Müslümanların egemenliğinde hayat bulan her bir yerleşim yerinde suyun izzetine dair eşsiz bir sanatsal yapıya rastlamak mümkündür.

Ne var ki özellikle sanayi devrimiyle birlikte her geçen gün etkisini daha da artıran bir yozlaşma, suyu ve dolayısıyla doğal hayatı açıkça tehdit etmektedir. Bu bağlamda endüstriyel, kimyasal ve nükleer atıklarla havanın ve toprağın yanı sıra tüm canlıların hayat kaynağı olan denizlerin, göllerin, ırmakların ve su kaynaklarının da kirletildiğine şahit olmaktayız. Dahası, canlılar için temel bir hak olduğu gerçeği göz ardı edilerek suyun gitgide bir ticari mal hüviyetine büründürülmesi riskiyle karşı karşıyayız. Bu yüzden insanlık, yeryüzünün hayat kaynağı olan su ile ilişkisini yeniden gözden geçirmeye mecburdur. Dünya, bir yandan suyun korunmasının diğer yandan da insanların ve canlıların bu temel haktan eşit bir şekilde istifade edebilmesinin imkânlarını yeniden sorgulamak zorundadır. Zira suyu ve her canlının suya erişim hakkını korumak, müreffeh bir hayat, temiz bir çevre ve güvenli bir gelecek için vazgeçilmez bir sorumluluktur.

Kaynak: Diyanet Haber

Yazı İçi Makale Altı Reklam Alanı
Yazı İçi Benzer Yazı Altı Reklam Alanı
Yapılan Yorumlar
Bir Yorum Yapın