Yaratılışın Mayası: Su

İnsanoğlu, kadim zamanlardan beri eşyanın mahiyetini ve kaynağını sorgulamıştır. Zira insan, nereden geldiğini, nereye gideceğini, uçsuz bucaksız evrenin nasıl meydana geldiğini ve kaynağının ne olduğunu her daim merak etmiştir.
 Yaratılışın Mayası: Su

Yaratılışın Mayası Su
Prof. Dr. Ali Avcu

İnsanoğlu, kadim zamanlardan beri eşyanın mahiyetini ve kaynağını sorgulamıştır. Zira insan, nereden geldiğini, nereye gideceğini, uçsuz bucaksız evrenin nasıl meydana geldiğini ve kaynağının ne olduğunu her daim merak etmiştir.İnsanoğlu, kadim zamanlardan beri eşyanın mahiyetini ve kaynağını sorgulamıştır. Zira insan, nereden geldiğini, nereye gideceğini, uçsuz bucaksız evrenin nasıl meydana geldiğini ve kaynağının ne olduğunu her daim merak etmiştir. Aslında bu merak, insanın anlam arayışının bir neticesidir. Çünkü insan bu çabasıyla kendisini ve hayatını anlamlı kılmaya çalışmaktadır. İnsanoğlunun bu sorgulama ve anlama gayreti, varlık hakkında pek çok farklı yaklaşımın ortaya çıkmasına sebebiyet vermiştir. Filozoflar ve bilim insanları bu doğrultuda varlığın ve hayatın kaynağını açıklayacak bazı teoriler öne sürmüşler ve belki yüzlerce farklı tez geliştirilmesine rağmen bunlardan bazıları ön plana çıkarak farklı toplumlarda ve dönemlerde kabul görmüştür. İnsanoğlunun bu kadim sorununa dinler de bigâne kalmamış ve kendi zaviyelerinden çeşitli izahlar getirmişlerdir. Dinlerin ve kültürlerin geliştirdikleri izahlarda su asli bir unsur olarak öne çıkmıştır.

Her dinde ve kültürde hayatın asli unsuru olduğuna inanılan su, evrensel bir sembol (arketip) olarak hayat, sonsuzluk, yenilenme, iyileşme, temizlenme, doğurganlık ve kutsallık özellikleriyle ilişkilendirilmiştir. Özellikle Hint ve Grek felsefelerinde su, bütün mümkün varlıkların, kâinattaki her şeyin kaynağı ve özü, bütün biçimlerin kendinden çıktığı esas madde, yaratılışı önceleyen ve onu sağlayan şekilsiz unsur, maddenin ilk şekli olarak kabul edilmiştir. Kur’an’da da her canlının (her şeyin) sudan yaratıldığı (Enbiya, 21/30.) ve Allah’ın arşının suların üzerinde bulunduğu (Hud, 11/7.) ifade edilmektedir.

Kadim kültürlerin pek çoğunda suyun eşyanın ve hayatın kaynağı olarak algılandığını görürüz. Hint kültüründe var olan Vişnu Purana mitolojisinde yaratılış; Tanrı Brahma, Vişnu ve ilk insanla özdeşleştirilen Narayana’nın sularda uyku hâlinde yüzdüğü sırada göbeğinden hayat ağacının çıkmasıyla başlar. Yine Babil kültüründe var olan Enuma Eliş mitolojisinde ve Ahd-i Atik’teki yaratılış hikâyesinde (Tekvin, 1/2.) kâinatın başlangıcı, sudan oluşan kaosa dayandırılır. Her şeyin karanlık ve kaos durumundaki uçsuz bucaksız sudan neşet ettiği veya yaratıldığı inancı eski Mısır, Aztek ve İnka, Ural-Altay, Güney Asya ve Kuzey Amerika’nın yerli kültürlerine ait yaratılış destanlarında da mevcuttur.

Suyun hayatın başlangıcı ve kaynağı olarak kabul görmesi, beraberinde farklı kültürlerde suyla alakalı pek çok inanç ve uygulamanın ortaya çıkmasına sebebiyet vermiştir. Bunların en önemlilerinden birisi kutsal su kaynağı inancıdır. Kutsal kabul edilen nehir, pınar ve kaynak suları, buna bağlı tapınma ve ritüeller (su ilahlarına yiyecek, elbise ve hayvan türünden takdime sunma, su kenarlarında mabet inşa etme, inanç sınaması yapma, hitabet ve kehanette bulunma vb.) başta Grek ve Hint-Avrupa toplumları olmak üzere diğer bazı kültürlerde karşımıza çıkar. İzleri hâlâ devam eden bu inanca göre su kaynakları canlıdır ve hareket eder; onun için etkileme, iyileştirme, hayat verme, hatta geleceği bildirme gücüne sahiptir. Bu inanışın bir sonucu olarak eski Türklerde her ırmağın ve gölün ruhu olduğuna yönelik inanç ve buna bağlı olarak onlara kurban kesilmesi, günahlarından temizlemek adına ölülerin suya gömülmesi ve suya bakarak kehanette bulunulması gibi uygulamalar yer almıştır. Hindistan’daki Ganj nehri Hinduların yıkanmak ve suyundan içmek için rağbet ettiği, ayrıca mabetlerini yıkamak için suyunu taşıdıkları kutsal bir kaynak özelliğine sahiptir.

Diğer kültür ve medeniyetlerde olduğu gibi İslam dini de suya özel bir önem vermiştir. “Su” anlamına gelen mâ’ kelimesi Kur’an-ı Kerim’de altmış üç ayette geçmektedir. Bunların çoğunda bilinen anlamıyla kullanılan “su” kelimesi ayetlerde, insanın yaratıldığı su (Furkan, 25/54; Secde, 32/8; Mürselat, 77/20; Tarık, 86/5-7.), cehennemliklere içirilecek sıvı (İbrahim, 14/16.),  yağmur (Nur, 24/43; Rum, 30/48; Lokman, 31/34; Şura, 42/28.), nehir (Enam, 6/6; Rad, 13/3; İbrahim, 14/32; Neml, 27/61, Nuh, 71/12.), pınar (Bakara, 2/60, 74; Yasin, 36/34; Kamer, 54/12.) ve deniz (Nahl, 16/14; Fatır, 35/12.) gibi farklı anlamlarla ifade edilir.

Bazı ayetlerde Allah’ın insanı ve bütün canlıları sudan yarattığı (Enbiya, 21/30; Nur, 24/45; Furkan, 25/54.), gökten rızık, rızık sebebi ve temizlik aracı olarak temiz ve bereketli su indirdiği, böylece insanlara ve hayvanlara temiz ve tatlı su içirdiği ve yeryüzünü su ile canlandırıp insanlar ve hayvanlar için her türlü yeşil bitki, ekin ve meyveyi çıkardığı belirtilerek suyun yeryüzündeki varlıkların hayatı açısından önemine dikkat çekilmektedir. (Bakara, 2/22, 164; Enam, 6/99; Hicr, 15/22; Nahl, 16/10-11; Furkan, 25/48-49; Secde, 32/27; Zümer, 39/21; Casiye, 45/5; Kaf, 50/9-11.) Suyun belirli bir tat ve ölçüde yeryüzüne indirilmesinde ilahi kudretin rolü olduğu ve susuz bırakılması hâlinde insanın çaresizlik içine düşeceği vurgulanarak bu nimete şükredilmesi ve üzerinde ibretle düşünülmesi istenmektedir. (Kehf, 18/41; Müminun, 23/18-19; Ankebut, 29/63; Rum, 30/24; Zuhruf, 43/11; Vakıa, 56/68-70; Mülk, 67/30.)

Gerek kadim kültürler ve medeniyetlerde suya verilen değer ve mitolojik birtakım kıssalar gerekse Kur’an ve sünnette dikkate değer bir yer tutması dolayısıyla Müslüman toplumu suya özel bir önem atfetmiştir. Bunun bir sonucu olarak mitolojide, şiirde, sanatta ve halk inançlarında su kutsal bir öge olarak yerini almıştır. Müslümanlara göre su insanlığın ortak malıdır ve bu sebeple azizdir. Allah’ın ilk yarattığı şeylerden biri olması dolayısıyla su, O’nun cemâl ve celâl sıfatlarını temsil eder ve Hay ismine işaret eder. Müslümanların suya bakışı yalnız bu dünyayı değil ahiret âlemini de ilgilendirir. Nitekim “kevser”in ve “selsebil”in ahirette müminlere bir mükâfat olarak sunulacağına inanılır.

Kevser kelimesi “cennette bir havuz, ırmak, çok hayır, bereket, ümmetin çokluğu, Kur’an, ilim, şeref, amel” olarak yorumlanmışsa da halk onun baldan tatlı, sütten beyaz, kardan soğuk, kaymaktan yumuşak bir su olduğuna ve cennettekilere ikram edileceğine inanır. Selsebil de cennette akan tatlı sudur. İslam mimarisinin hemen her şehirde örnekleri bulunan su yapıları olan selsebiller ve sebiller cennette akan suların bu tatlı özelliğine işaret eder. Nitekim Türk su mimarisinde önemli yer tutan şadırvan ve meydan çeşmeleriyle mahalle aralarındaki sarnıç ve su haznelerinin çok güzel biçimde inşa edilmesi bu sebepledir. Su vakıfları ve su adakları da yine Müslüman Türklerin cennet özlemiyle geliştirip yaygınlaştırdığı bir uygulamadır.

Tasavvufta su, marifeti ve ilahi feyzi temsil eder. Külli akılla kâmil nefis suya benzetilir. Damla kesret, deniz vahdettir. Kemâlî Efendi bir dörtlüğünde bunu şöyle dile getirmiştir:

“Temevvüc eylemiş deryâ-yı vahdet,

Çoğalmış dalgalar her yana düşmüş.

Köpürmüş kaynamış o bahr-ı kudret,

Onun bir katresi imkâna düşmüş.”

Müslüman muhayyilesinde yer alan sulardan biri de hayatın, canlılığın ve ölümsüzlüğün kaynağı olduğu inancının bir göstergesi olarak görülen ab-ı hayattır. İskender-i Zülkarneyn’in kumandanlarından olan Hızır ile İlyas’ın karanlıklar ülkesinde bulup içtiklerine inanılan ab-ı hayat, içen insana ölümsüzlük verir. Ab-ı hayat eski Asur ve Babil efsanelerinde de (Endigu ile Gılgameş) mevcuttur. Yine Anadolu efsanelerinden olan Bingöl söylencesinde Köroğlu’nun atının da bu sudan içmiş olduğu ifade edilir. Uzakdoğu kültürlerinde ölümsüzlük suyu inanışı Yuşiva ile Fumi efsanesinde yaşar.

Sözlü geleneklerde ve bunların yazıya geçirilen kaynaklarında Müslüman toplumunda suya dair pek çok kültürel malzeme bulmak mümkündür. Nuh tufanı, Hz. İsmail’in zemzeme kavuşması, Hz. Musa’nın geçişi sırasında Kızıldeniz’in yarılması, Hz. Peygamber’in (s.a.s.) Hudeybiye’de susayan ashabı için parmaklarından su akıtması gibi peygamber kıssalarına dair rivayetler olduğu gibi; Aziz Mahmud Hüdayi’nin, şeyhi Üftâde’ye bağrında ısıtıp sunduğu abdest suyu evliya menkıbelerinin örneklerinden biridir. Gökten inen su Türk medeniyetinde “rahmet” diye anılır ve bilhassa bahar mevsiminde bereketi temsil eder. Toprak onunla yeniden hayat bulur, tabiat canlanır.

Sonuç olarak su, insanlık tarihi boyunca hayatın, canlılığın, yenilenmenin, arınmanın, saflığın ve temizliğin kaynağı olarak görülmüş ve bu doğrultuda pek çok menkıbe ve mit üretilmiştir. Suyla ilgili ayet ve hadisler, üretilen menkıbe ve mitler ilgili toplum muhayyilesinde suyun kutsal olduğu anlayışının yerleşmesine sebebiyet vermiştir. Bu nedenle İslam kültüründe ve özellikle toplumumuzda suya özel bir ihtimam gösterilmiş ve saygı duyulmuştur. Suya duyulan bu saygı, pozitif bilim anlayışına sahip olan modern insana anlamsız ve yersiz gelebilir. Ancak suyla ilgili oluşturulan bu menkıbelerin, mitlerin ve kutsallaştırma faaliyetlerinin suyun ve su kaynaklarının korunması, bilinçli kullanılması, israf edilmemesi ve sonraki nesillere sağlıklı bir şekilde aktarılması noktasında ciddi bir bilinç oluşturduğu unutulmamalıdır. Su kaynaklarının kirletildiği, bilinçsizce tüketildiği, dünyamızın hızla kirlendiği ve kuraklığın arttığı şu günlerde insanoğlunun suya duyduğu hürmet ve saygının hayatın devamı açısından ne kadar anlamlı ve gerekli olduğunu görmemiz gerekmektedir. Müslümanların suyla ilgili olarak geliştirdiği kültürün ruhunu anlamak gelecek nesillere daha sağlıklı ve yaşanabilir bir dünya bırakmamız açısından son derece önemlidir. Ecdadımız suyun hayatın ve devamlılığın kaynağı olduğunu anlamış, buradan hareketle gelecek nesillere daha iyi bir dünya bırakmanın fikrî ve zihnî altyapısını suyla ilgili olarak geliştirdiği menkıbeler ve kültürel ögelerden hareketle oluşturmuştur. Bugün büyüklerimizden daha temiz bir dünya devraldıysak bunda ecdadımızın geliştirmiş olduğu bu anlayış ve bilincin mutlak etkisi vardır. Onların bu anlayışını acımasızca eleştirmeden önce gelecek nesillere bize bırakılandan daha temiz ve yaşanabilir bir dünya bırakıp bırakmadığımızı sorgulamamız gerekmektedir. Cevabımız olumsuzsa, bir Müslüman olarak başta su olmak üzere tabiatla ilişkimizi ve tabiata bakışımızı tekrar gözden geçirmeli ve hayatın devam etmesi için en asli kaynağın su olduğu gerçeğinden hareketle yeni bir bilinç ve kültürlenme geliştirmeliyiz. Bunu yapmak bizlere bu güzel evreni bahşedene, eşyaya, tabiata ve gelecek nesillere karşı bir borcumuz olsa gerektir.

Diyanet Aylık Dergi / Mart 2021

Kaynak: Diyanet Haber

Yapılan Yorumlar
Bir Yorum Yapın