Kur’an’ın Yazıyla Tespitinde Vahiy Kâtipliği

Kur’an dışında bir söz yazılmamış; hadis-i şerif ve ayet ayrımı netleşerek muhtemel karışıklık önlenmiştir. Resulüllah’ın sağlığında iki kapak arasına getirilmemiş olan Kur’an, Hz. Ebu Bekir döneminin en önemli faaliyeti olarak vahiy kâtiplerinin de ciddi katkılarıyla derlenmiştir/cemedilmiştir.
 Kur’an’ın Yazıyla Tespitinde Vahiy Kâtipliği

Doç. Dr. Yaşar AKASLAN
Ondokuz Mayıs Üniversitesi İlahiyat Fakültesi

Miladi 610 senesinde başlayan vahiy süreci, Resulüllah’ın 632 senesinde vefatıyla nihayete ermiştir. 23 yılı bulan bu zaman zarfında her bir ayeti önce Hz. Peygamber (s.a.s.) hafızasına nakşetmiş, ardından okuma yazma bilen ve bu konuda maharetli bazı sahabiler titizlikle kayda geçirmiştir. Bu bakımdan Kur’an-ı Kerim’in, nazil olduğu şekliyle günümüze kadar intikali hususunda yazım faaliyetinde rol oynayan vahiy kâtipliği/sekretaryası önem arz etmektedir.

Kur’an-ı Kerim ne zaman yazılmaya başlandı?

Bilindiği üzere Kur’an-ı Kerim, ilk nazil olan ayetinden itibaren muhafaza edilmekteydi. Bu muhafazanın ilk zamanlarda sadece ezber yoluyla mı yoksa yazı da kullanılarak mı gerçekleştirildiği konusunda kaynaklarda yeterli malumat yoktur. Güçlü bir hafızaya sahip bulunan Arap toplumunda sözlü kültürün revaçta olması ve ezbere verilen önem bakımından yazı ikinci planda kalmıştır. Ayrıca ilk nazil edilen ayetlerin genellikle kısalığı sebebiyle de bu durum vahyin sadece ezberlenmiş olduğunu düşündürmektedir. Vahyi yazıyla kayda geçirme işleminin Mekke’de gerçekleşmesine rağmen bi’setin ilk zamanlarında değil sonraki süreçte yaşandığını söylemek mümkündür. Nitekim Hz. Ömer’in (r.a.), kız kardeşinin evinde yeni vahyedilen ayetleri öğretmek üzere Resulüllah’ın görevlendirdiği Habbâb b. Eret tarafından Taha suresinin yazılı evraktan okunduğunu görmesi bu durumu teyit etmektedir. (İbn İshak, es-Sire, 161-162.)

Müşriklerin, Hz. Peygamber’in itibarını sarsmaya yönelik olarak birtakım çirkin teşebbüslerde bulunmaları, Mekke döneminde indirilen Furkan suresinde “Yine onlar, ‘(Bu ayetler), onun, başkasına yazdırıp da kendisine sabah akşam okunmakta olan, öncekilere ait masallardır.’ dediler.” ayetiyle (Furkan, 25/5.) yer bulmuştur. Bu ayet, bir taraftan Resulüllah’a atılan ağır iftirayı gözler önüne sererken diğer taraftan da Kur’an’ın sahabe tarafından yazıldığını da gösterir mahiyettedir. Bu çerçevede peyderpey nazil olan ayetler Allah Resulü’nün gözetiminde olmak koşuluyla bazı sahabiler tarafından yazıya geçirilmiş, kaydı tutan kimseler de “kâtibü’l-vahy/vahiy kâtibi” olarak isimlendirilmiştir.

Kaynaklarda yer aldığına göre Hz. Peygamber’in mektupları, yaptığı antlaşmalar, ganimet kayıtları, toprak paylaşımı ve birtakım yazışmaları konusunda özel kâtiplerinin bulunması söz konusudur. Bazı eserlerde bu durum “Hz. Peygamber’in Kâtipleri” başlığı altında ele alınmıştır. Örneğin Resulüllah’ın ihtiyaçları, borçları ve muamelata ilişkin kayıtları Hüseyn b. Numeyr, Muğire b. Şu‘be, Abdullah b. Erkam ve Âlâ b. Ukbe; sadaka mallarına ilişkin kayıtları Zübeyr b. Avvam ile Cüheym b. Salt; zekât gelirlerine dair kayıtları Huzeyfe b. Yemân; ganimetler ile ilgili kayıtları Muaykıb b. Fatıma; krallara gönderilen mektupların kayıtları da Şurahbil b. Hasene tarafından tutulurdu. Vahyedilen ayetleri yazdırdığı hatta özel bir yer tahsis ettiği vahiy kâtipleri ise “Hz. Peygamber’in Vahiy Kâtipleri” başlıklarıyla kaynaklarda yer bulmuştur. Muhtelif çalışmalarda farklı sayılarla, (Vahiy kâtiplerinin sayısı hususunda Âmiri 25; Kurtubî 26; eş-Şebrâmellisî 40; Abdussabûr Şahin, Şerafettin Yaltkaya, Zencânî gibi isimler 43 rakamını verirler.) hatta biyografileriyle birlikte zikredilen bu kâtipler, vahyi titiz bir şekilde ve imkânlar nispetinde buldukları tabaklanmış deri, parşömen (rakk), kâğıt, kürek kemikleri, ipek ve kumaş parçaları, hurma dalları, düz satıhlı taşlar, kürek ve kaburga kemikleri gibi dönemin ilkel yazı malzemelerine kaydetmişlerdir. 

Yazılan ayetlerin ise nerelerde muhafaza edildiği hususuna dair farklı kanaatler serdedilmiştir. Buna göre Muhâsibî başta olmak üzere bazı âlimler, yazılmak suretiyle kayıt altına alınan ayetlerin Resulüllah’ın evinde -resmî bir arşivde- saklandığını düşünmüşler ve Kur’an’ın, Hz. Peygamber’in sağlığında cem ve tertip edilmesini (vahyin yazıyla tespiti) tebliğ görevinin bir gereği olarak görmüşlerdir. Bu çerçevede onlar, derli toplu bir yazılı metin olan ilgili evrakın Resulüllah’ın evinde bulunduğu kanaatine varmışlardır. Bazıları ise daha kolay çoğaltılabilmesi için ayetlerin vahiy kâtiplerinin yanında kaldığı görüşündedirler. Hz. Ebu Bekir döneminde gerçekleşen cem faaliyeti dikkate alındığında, vahiy kâtiplerince kaydedilmiş olan yazılı ayetlerin Hz. Peygamber’in (s.a.s.) evinde bulunduğu görüşü gerçeği yansıtmamaktadır. Şayet muhafaza edilen böyle bir yazılı metin söz konusu olsaydı farklı sahabilerin elinde dağınık şekilde bulunup iki şahit eşliğinde ayetlerin bir araya getirildiği faaliyet olan cem süreci yaşanmaz, bunun yerine Mushaf Hz. Peygamber’in evinde muhafaza edildiği iddia edilen bu belgelere müracaat edilerek derlenirdi. 

Vahiy kâtipleri kimlerdir?

Özellikle Medine döneminde Resulüllah’a kâtiplik yapmış olan yaklaşık 65 sahabiden bahsedilir. (A‘zamî, Kur’an Tarihi, 106.) Zaman içinde, sayısında değişiklik gözlenen kâtipler için vahyin yazıyla tespiti hususunda yürütülen faaliyet, Resulüllah’ın yanından ayrılmayanlar (görevliler) ve yanında zaman zaman bulunanlar şeklinde iki grup eşliğinde yürütülmüştür. Sayının farklılık arz etmesi bu durumdan kaynaklanmış olmalıdır. Meselenin önemine binaen Kur’an tarihi, hadis, tefsir, kıraat ve sahabe tabakatı kaynaklarında vahiy kâtiplerine dair bilgiler yer almakla birlikte bu hususta müstakil eserler de telif edilmiştir. İbn Şebbe’nin Kitâbü’l-Küttâb’ı, İbn Hudeyde’nin el-Misbâhu’l-mudî fî küttâbi’n-nebiyyi’l-ümmî’si, A‘zamî’nin Küttâbü’n-nebî’si, Ahmed Abdurrahman İsa’nın Küttâbü’l-vahy’i bu literatür içinde yer bulan çalışmalar arasında zikredilmelidir. 

Sahabe arasında vahyi yazmak suretiyle kayıt altına alan kâtiplerin her biri indirilen ayetleri Hz. Peygamber’den kendilerine ulaşan kadarıyla yazabilmişlerdir. Bu çerçevede onlar surelerin peş peşe gelmesini ve tertibi dikkate almaksızın yazım faaliyetinde bulunmuşlardır. Bazıları, günlük işler ve askerî gerekçeler başta olmak üzere katıldıkları seferler sebebiyle zaman zaman Resulüllah’ın yanında bulunamamış, bu itibarla yanında bulunamadıkları sıralarda Hz. Peygamber’e bir sure veya ayet(ler) vahyedildiğinde bu nüzule muttali olamamışlardır. Döndüklerinde, -telafi adına- sonradan nazil edilen ayetleri ezberleyerek Resulüllah’ın yanında bulunmadıkları sırada inen sure veya ayetleri yazıya aktarmışlardır. Böylece kendilerine kolay gelecek bir şekilde Kur’an’ı araştırıp bir araya getirmişlerdir. Bundan dolayı yazdıkları arasında takdim-tehir söz konusu olmuştur. (Zürkani, Menahilü’l-‘irfan fi ‘ulumi’l-Kur’an, 1/203.)

Kur’an tarihine ilişkin kaynaklardan edindiğimiz kadarıyla vahiy kâtipleri kategorisinde değerlendirilecek bazı isimler, bu yazım faaliyetini kendi istekleriyle ve şahsi Mushaf edinmek üzere gerçekleştirmiştir. Kimileri ise Resulüllah tarafından bu faaliyet için görevlendirilmiştir. Bu durumu, hadis kaynaklarında yer alan “Hz. Peygamber, kendisine bir vahiy geldiğinde kâtiplerinden birini çağırarak ona: ‘Bu ayetleri falan surenin falan yerine koy!’ şeklinde talimat verirdi.” (Buhari, Feza’ilü’l-Kur’an, 4.) rivayeti teyit eder niteliktedir. Allah Resulü’nün özel vahiy kâtipleri olduğunu ve Cebrail’in ayetlerin sıralamasını da öğrettiği şekliyle (tevkifi) vahyi yazdırdığını işaret eden bu rivayet, aynı zamanda ayetlerin surelerdeki yerlerine de yerleştirildiğini göstermektedir. Übey b. Kâ‘b’ın, nazil olan ayetleri ait oldukları yerlerine koyabilmek adına Resulüllah’ın talimatını beklemesi (Bakıllani, el-İntisar li’l-Kur’an, 291.), bu bağlamda değerlendirilmelidir. Ayrıca bir sureye ait olan ve kısıtlı imkânlarla dağınık şekilde yazılı bulunan ayetler, yeni yazı malzemeleri tedarik edildikçe yeniden bir araya getirilip düzenlenmek suretiyle güncellenmiştir.

Mekke ve Medine dönemlerinde vahyin yazıyla tespiti

Okuma yazma oranının düşük olduğu Mekke’de, indirilen ayetler az sayıda okuryazar Müslüman tarafından zor şartlarda ve iptidai düzeyde kayıt altına alınmıştır. Bu açıdan Mekke döneminde, vahyin yazıyla tespit faaliyeti resmî bir hüviyete henüz bürünmemişti. Kur’an’ın neredeyse üçte ikisinin nazil olduğu on üç yıllık Mekke döneminde, vahiy kâtibi olarak belli başlı isimlerin dışında kimseye kaynaklarda rastlanmaz. Bu bağlamda açık şekilde zikredilen Abdullah b. Sa‘d b. Ebî Serh ile Hâlid b. Saîd vahyi yazan kimseler arasındadır. Ayrıca onların kendileri adına vahyi kayıt altına aldıklarını söylemek de mümkündür. Kızının, besmeleyi ilk defa babasının yazdığına dair ifadesinden hareketle Hâlid b. Said b. Âs, Mekke döneminde ilk vahiy kâtibi olarak bilinmiştir. (A‘zami, Küttabü’n-nebi, 77.) Öte yandan ismi kaynaklarda geçmeyen ancak okuryazar olan sahabilerin hepsi değilse de bazılarının vahiy kâtibi olarak görev üstlendiği kanaatindeyiz. Bu bağlamda son dönem çalışmalarında birtakım isimlere yer verilmiştir. (Abdurrahman Akk, Tarihu tevsiki nassi’l-Kur’ani’l-Kerim, 29-30.)

Medine döneminde bu faaliyet, kurulan devlet idaresi mekanizmasındaki imkânlar, özgür ortam ve yazı kültürü olan Yahudi ve Hristiyanlar ile kurulan ilişkiler gibi faktörler sebebiyle daha sistematik bir şekilde gerçekleşmiştir. Vahiy kâtipliği müessesesinin düzenli ve sistemli olduğu Medine döneminde Kur’an’ın yazım faaliyetinde rol alan birçok ismi zikretmek mümkündür. Bu bağlamda Medine’deki ilk vahiy kâtipliğini Übey b. Kâ‘b’ın yaptığı onun yokluğunda ise Zeyd b. Sabit’in bu görevi üstlendiği dile getirilmiştir. Kaynaklardan anladığımız kadarıyla Hz. Ali, Hz. Osman, Übey b. Ka‘b, Zeyd b. Sabit gibi sahabilerin diğer vahiy kâtiplerine nazaran daha düzenli şekilde kâtiplik görevini yaptıkları görülür. Sayılan isimler arasındaki Zeyd b. Sabit, Hz. Peygamber’in (s.a.s.) vefatına kadarki süreçte vahiy kâtibi olarak daima onun yanında hazır bulunmuştur. Zeyd b. Sabit’in olmadığı nadir zamanlarda ise vahyi diğer sahabiler yazmıştır. (Ahmed Cevdet Paşa, Hulasatü‘l-beyan fi te’lifi’l-Kur’an, 3.) 

Bilindiği üzere Zeyd b. Sabit, hicretten sonra Müslüman olmuştur. Rivayetlere göre Hz. Peygamber’e vahiy geldiğinde, evi Mescid-i Nebevi’ye oldukça yakın bulunan Zeyd b. Sabit’i çağırır, gelen vahyi yazmasını emreder, ilgili ayetlerin nereye yerleştirileceğini ona söylerdi. Ardından da yazdıklarını okumasını buyurur, varsa yazım hatalarını -derhal- tashih ederdi. Tek işi vahyi kayıt altına almak olan Zeyd b. Sabit, bu bakımdan Hz. Peygamber’in yanında en çok bulunan sahabidir. Medine’de vahiy kâtipleri içerisinde vahyi en çok yazan kişi olarak bilinmesi de bu sebepten olmalıdır. Vahyi yazma konusunda öne çıkması hasebiyle kaynaklarımızda vahiy kâtibi denildiğinde akla ilk Zeyd b. Sabit gelmiş, bu itibarla da “kâtip” sıfatı genellikle Zeyd b. Sabit için kullanılmıştır. Onun kâtip olarak nitelendirilmesinden dolayı Hz. Peygamber’in resmî olarak tek kâtibinin Zeyd b. Sabit olduğu düşünülmüş, onun dışında vahiy yazıcılarının ise özel Mushaf sahibi sahabilerden oluştuğu şeklinde yorumlar yapılmıştır. Ancak kaynaklar göstermektedir ki Resulüllah’ın resmî olarak tek vahiy kâtibi Zeyd b. Sabit değildir. Olsa olsa o, kâtipler içinde en aktif isim olarak nitelendirilebilir. Nitekim gerek Hz. Ebu Bekir gerekse Hz. Osman dönemlerindeki Mushaf yazım faaliyetlerinde görevlendirilmesi, onun bu özelliği sebebiyledir. 

Sahabe arasında görevli olmaları açısından vahyi yazı ile kayıt altına alanlar ve kendilerine şahsi bir nüsha (sahabe nüshası) edinenler, kaynaklarımızda Hz. Peygamber’in vahiy kâtipleri olarak zikredilmiştir. Öte yandan Medine döneminde Müslümanlar arasında oldukça yaygın olan yazı faaliyeti, Hz. Peygamber’i “Kim benden Kur’an dışında bir şey yazmışsa onu yok etsin!” (Müslim, Zühd, 72.) buyurmaya sevk etmiştir. Böylece Kur’an dışında bir söz yazılmamış; hadis-i şerif ve ayet ayrımı netleşerek muhtemel karışıklık önlenmiştir. Resulüllah’ın sağlığında iki kapak arasına getirilmemiş olan Kur’an, Hz. Ebu Bekir döneminin en önemli faaliyeti olarak vahiy kâtiplerinin de ciddi katkılarıyla derlenmiştir/cemedilmiştir. Böylece Kur’an, Allah Resulü’ne vahyedildiği şekliyle, herhangi bir değişikliğe uğramaksızın nesilden nesile nakledilegelmiştir.

Kaynak: Diyanet Haber

Yapılan Yorumlar
Bir Yorum Yapın